20.02.2026
Cumhuriyet Halk Partisi Parti Sözcüsü Zeynel Emre, Genel Başkanlık İstanbul Çalışma Ofisi'nde düzenlediği basın toplantısında; hukuksuz yargılamalardan ekonomik buhrana, milli varlıkların özelleştirilmesinden dış politikadaki savrulmalara kadar gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu. Parti Sözcüsü Emre, "Cumhuriyet Halk Partisi olarak ülkenin bu girdaptan çıkartılması için her şeyi yapacağız ve bu ülkeyi bu bataklıktan çıkaracağız" dedi. Parti Sözcüsü Emre’nin açıklamaları şöyle:
"SAYIN İMAMOĞLU VE ARKADAŞLARINA YÖNELİK HUKUKSUZLUK ZİNCİRİ"
Değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına saygı ve sevgiyle selamlarım. Değerli arkadaşlar, bugün önemli konulara temas edeceğiz. Ülkedeki ekonomik problemlere, dış politikadaki savrulmaya, işte yaşanan hukuksuzluklara; bütün bunlara temas edeceğiz ve bunların esasında aynı kötü yönetimin sonuçları olduğunu, Cumhuriyet Halk Partisi olarak eleştirdiğimiz konularda neler istediğimizi ve neler söylediğimizi sizlerle paylaşacağız.
Değerli arkadaşlar, önce şunu ifade edeyim: Biliyorsunuz Türkiye tarihinde görülmemiş bir soruşturma metoduyla Sayın İmamoğlu ve arkadaşlarına yönelik soruşturmalar ve kovuşturmalar yapılmakta. O kadar garip, o kadar enteresan, öylesine çarpıcı olaylar var ki; bütün bunlar içerikle ilgili belki ama usul açısından da Sayın İmamoğlu ve arkadaşlarını yargılayacak mahkeme salonu Türkiye'de bulunmadığından, oranın bir yandaş müteahhide verilerek üç ay süreyle Cumhuriyet Halk Partililere özgü bir adliye salonu yapılmaktaydı. Biz ona "İkinci Yassıada" diyoruz. Yalnız öylesine büyük bir beceriksizlik var ki, 9 Mart'ta başlayacak duruşmayla ilgili adliye salonunun yetişmeyeceği anlaşılıyor ve bu nedenle de 9 Mart'ta başlayacak duruşmanın bir "aç-kapa" ile üç ay öteye ertelenmesi gibi bir sonuç doğuracağına yönelik değerlendirmeler var.
Şimdi değerli arkadaşlar, önce şunu söyleyelim: Bakın, bir yıldır yaklaşık tutuklu olan insanlar hâkim yüzü görmediler. Kendilerini ifade etmediler, edemediler. Şimdi bu insanlar o duruşma gününü iple çekerken, bir üç ay daha ertelenmesi, bir beceriksizliğin sonucu olarak üç ay daha haksız tutuklu kalmalarına sebebiyet verilmesi demek. Eğer böyle bir gelişme olacaksa buyursun ev hapsi versinler; bari o insanlar bu süreyi evde geçirsin. Çünkü bu, yargılamanın da ötesinde direkt olarak bir beceriksizliğin sonucudur, bunu ifade edelim.
"CASUSLUK İDDİANAMESİ: DELİLSİZ BİR SİYASİ OPERASYON"
Bakın, bir diğer mesele casusluk iddianamesi kabul edildi ve yine orada 11 Mayıs'ta duruşmanın görüleceği ifade ediliyor. Şimdi casusluk iddianamesinde kim var? Sayın İmamoğlu, Necati Özkan ve gazeteci Merdan Yanardağ. Bu isimler sözüm ona casusluk yapmış. İddianameyi satır satır okuduk; bakın sizlere tespitlerimizi söyleyelim: Bir defa, "Kime casusluk yapılmış?" Öyle ya, yani bu casusluk fiilinin gerçekleşebilmesi için sizin bir başka ülke lehine somut olarak casusluk yapmanız lazım. Bilgi kime aktarılmış? Bilgi nereden alınmış? Hangi istihbarat örgütü, hangi devlet, hangi kurumdan alınmış bu? Bu "kime" sorusu yok. İkincisi, para izi nerede? Hangi MASAK raporunda para transferi yapıldığına yönelik bir tespit var? Öyle ya, casusluk gibi çok büyük bir iddiada bulunuluyor. Üçüncüsü, seçim manipüle edildi deniyor. Yani seçimi on günde nasıl manipüle etmişlerse... Ve bu suçlamalara muhatap kişiler de seçimden on gün önce tanışmış kimseler. Yani ikinci seçime giderken ilk seçim kazanılmış, Sayın İmamoğlu seçimi kazanmış, tekrar seçime gidiyor, Büyükşehir koltuğuna oturmuş; bütün araştırmalar gösteriyor ki çok haksız seçim iptalinden dolayı seçim farkla kazanılacak... İmamoğlu da casusluk yapmaya karar vermiş, öyle mi? Yani iddialar gerçekten o kadar güç ki... Yani bir seçimin manipülasyonundan bahsetmek için seçimin altyapısı, planlaması, finansmanı, koordinasyonu; bunlar seçime yakın on gün evvelinden bir on dakikalık görüşmeyle mi gerçekleşmiş?
Peki, dördüncü: İmamoğlu ve Necati Özkan'ın herhangi bir veri verdiğini gösteren tek bir delil var mı? Bu da yok. İBB verileri verildi deniyor. Bakın bir uzman görüşü alındı; o uzman görüşünde hem casusluk açısından dosyanın irdelenmesi hem de somut deliller karşısında veri sızmasının olup olmadığına yönelik rapor istendi. Ne diyor biliyor musunuz? Orada İBB verileri 2016 ve 2019 yıllarında, yani Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde sızdırıldı. Peki veri sızması —ki biliyorsunuz 85 milyonun verisinin sızdırıldığını Ulaştırma Bakanı bizzat ifade etmişti— bu bir casusluk suçunu oluşturur mu? İktidar açısından da bu KVKK’ya, yani Kişisel Verileri Koruma Kanunu'na aykırılık oluşturur. Yani burada en fazla yapılacak suçlama iktidar açısından da budur.
Peki, casusluk raporları deniyor arkadaşlar. Casusluk raporları olarak sunulan raporlarda bir mahalle kahvesinde konuşulan siyasi sohbetin ötesinde bir şey yok. Ne diyorlar efendim? Rapor, "seçmen hassasiyetini dikkate alın" gibi cümleler var diyor. İddianameye yazmışlar bunu: "Seçmen hassasiyetini dikkate alın." Bu cümlede devlet sırrı nerede? Gizli kalması gereken bilgi nerede? Stratejik istihbarattan bahsediliyor, o nerede arkadaşlar? Yani velev ki bir siyasi danışman bir seçim için not hazırlamış olsun, bu neden suç unsuru oluşsun? Aslında iddianame kendi motivasyonunu da ele veriyor. Bakın altıncı olarak şunu söyleyeyim; diyor ki iddianamede, yazanı söylüyorum: "İmamoğlu'nun seçimi kazanmasını sağlayarak siyasette söz sahibi olmak amaçlandı." Ya bu ülkede siyasette söz sahibi olmak, bunu istemek, bunun için çalışmak ne zamandan beri suç oldu? Bunun casuslukla ne ilgisi var? Bir siyasi danışman, bir yurttaş, bir gazeteci kendi desteklediği adayın kazanmasını istiyorsa bu niye suç olsun? Bu demokratik bir haktır.
Peki, Sayın İmamoğlu'nun adı niye dosyada? Kendisinin herhangi bir talimat verdiğine, görüştüğüne, bilgi aktardığına ilişkin hiçbir belge, bilgi olmamasına rağmen bu dosyada adı niye var? Neden tekrar tutuklandı bu dosyadan? Aslında iktidar kendi görev verdiği özel yetkili hâkim ve savcılara bile tam olarak güvenmemekte. Ola ki mevcut tutukluluğundan tahliye olursa, "aman sigorta olsun, çıkamasın, bir tutukluluğu daha olsun" düşüncesiyle verilen bir tutuklama. Yani bu dosyaya bakıp da içeriğini mantıklı bir şekilde savunacak Türkiye Cumhuriyeti'nde aklı başında hukukçu bulamazsınız. Biliyorsunuz hukuk devletinde iddianame delile dayanır. Ortada delil yok, niyet okuma var. Onun için bu bir siyasi operasyondur.
"SİYASİ ETİK VE SAYIN ERDOĞAN'IN ÜSLUP SORUNU"
Şimdi değerli arkadaşlar, geçtiğimiz günlerde Sayın Erdoğan yine partimize ve Genel Başkanımıza yönelik çok haksız ithamlarda bulundu. Ne dedi? Dedi ki efendim; Cumhuriyet Halk Partisi'nde eleştiri yapana linç varmış, Sayın Genel Başkanımız sürekli hakaret ve küfür ediyormuş. Şimdi, yani Türkiye'ye demokrasi getiren bir parti olarak, Türkiye'de parti içi demokrasi açısından en örnek gösterilecek siyasi parti olarak önce şunu söyleyelim: Bakın bizim kongrelerimizde, parti içi yarışlarda farklı adaylar çıkar. Her kademedeki üyesinden delegesine kadar, ilçe başkanına kadar, milletvekiline kadar her türlü görüşü ifade eder. Serbest bir tartışma ortamı vardır. Hâlbuki iktidar partisine baktığınız zaman bütün ilçe kongreleri tek tek isimle gider. Bırakın karşıda aday çıkmayı, böyle bir itiraz eden bile gözaltı tehlikesi yaşar. Eğer ki mevcut yönetimin rızası hilafına birisi aday olursa gözaltına alınmışlığı dahi vardır; yani bu dediğimi haberler tarandığında görülecektir.
Şimdi bir taraftan kendi partisini böyle yöneten Tayyip Erdoğan, öte yandan da partimize yönelik çok ağır, çok ilgisiz, çok mantık dışı, gerçekle bağdaşmayan ithamlarda bulunuyor. Efendim diyor ki; işte dik duracaksınız. Dik durmak nedir dersek; dik durmak yargıyı bağımsız kılmaktır, medyayı ele geçirmemektir, öğrencileri baskı altına almamaktır, ülkedeki emekliyi, asgari ücretliyi düşünmektir. Dik durmak halkın iradesine saygı göstermektir. Siz yani bize yönelik beceriksizlik, liyakatsizlik söyleminde bulunuyorsunuz; Allah aşkına dolar liraydı, 43 liraya geldi. Bu mu beceri? Bugün Türkiye OECD ülkeleri içerisinde asgari ücreti en düşük ülke, enflasyonu en yüksek ülke; bu mu beceri? Bugün bu ülkenin emeklileri dünya standartlarına baktığımızda en kötü şartlarda yaşayan emekliler; bu mu beceri? Yargının tarafsız ve bağımsızlığı, medya özgürlüğü; bunlar mı beceri?
Efendim diyor ki Sayın Özgür Özel sadece hakaret ediyor. Sayın Genel Başkanımız Türk siyasi tarihinde görülmemiş şekilde çok kısa sürede, bir yıl gibi bir sürede 90 miting gerçekleştirdi. Ve bu mitinglerin her birinde rakamlar verdi, örnekler verdi, ülkenin içine düştüğü ve düşürüldüğü durumu anlattı. Ülkenin bu durumdan nasıl çıkacağını tarif etti. Bütün bunlar mı hakaret? Öte yandan da hani Tayyip Bey temiz bir dil kullansa... Yani açıkçası Tayyip Bey'in bu ülkede kullandığı dil, üslup, vatandaşa ettiği hakaretleri bugüne kadar hiçbir siyasi figür yapmadı. Hatırlatalım; bu ülkenin çiftçisine "lan" diye hitap etti, "ananı da al git" dedi herkesin içerisinde. Bu ülkenin gençlerine "çapulcu" dedi. Bu ülkedeki kadınlara hakaret etti. Kendisinden destek isteyen öğretmene "yalancı" dedi. Bu ülkenin kurucularından "iki tane ayyaş" diye bahsetti. Soma'da kendisini protesto eden esnafa söylediğini benim burada terbiyem müsaade etmez, ifade edemem. Bu örnekleri daha çoğaltabiliriz. Hâlbuki Genel Başkanımızın son bir yıl içerisindeki tüm mitinglerine bakın; nerede hakaret var? Tek bir hakaret, tek bir küfür cümlesi var mı?
Cumhuriyet Halk Partisi'nden gece gündüz bahsediyor Sayın Erdoğan. Çünkü yani burada tabii bir yandan da "ilgilenmemek" diyor ama aslında endişeleniyor. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi son seçimin birinci partisi ve istikrarlı bir şekilde tüm anketlerde sürekli birinci olma pozisyonunu korumaya devam ediyor. Sayın Erdoğan'ın endişesi bu. 24 yıllık, çeyrek yüzyıl neredeyse iktidarında ülkeyi ekonomiden sanayiye çökertti; adaleti ayaklar altında kaldı, birçok alanı çökertti. Medyayı susturdu ve cezaevlerini muhalifleriyle doldurdu. Böyle bir durumda halk desteğini kaybeden Sayın Erdoğan'ın endişelenmesi de tabii çok doğal, çok normal. Biz şunu ifade ediyoruz: Cumhuriyet Halk Partisi olarak ülkenin bu girdaptan çıkartılması için her şeyi yapacağız ve bu ülkeyi bu girdaptan çıkartacağız. Bu bataklıktan ülkeyi çıkaracağız ve ülkeyi hak ettiği şekilde yöneteceğiz.
"MİLLİ VARLIKLAR VE KÖPRÜLERİN PEŞKEŞİ: 21. YÜZYIL İLTİZAM SİSTEMİ"
Değerli arkadaşlar bakın, gün geçmiyor ki yeni bir skandal haber, yeni bir skandal olayla uyanmayalım. Bir süredir ifade ediyoruz; bu ülkenin milli değerleri, varlıkları yok pahasına özelleştirildi, yerli ve yabancı işbirlikçilere peşkeş çekildi. Ve bugün gelinen noktada çok acı bir tabloyla karşı karşıyayız: Bu kez de bu ülkenin köprülerinin, otoyollarının özelleştirme adı altında peşkeş çekilmesi söz konusu. Tabii devlet hazinesi çok kötü durumda. Her ay milyarlarca lira faiz lobilerine gidiyor. Bütçeye baktığımız zaman çok büyük bir rakam faize gidiyor ülkede. Tabii emeklinin yüzünü güldüremeyen, asgari ücretlinin yüzünü güldüremeyen, sürekli verilerde geriye gittiğimizde bakıyorsunuz bu sefer eldeki varlıkları elden çıkarmaya çalışıyorsunuz.
Bakın bu köprülerin satışı, Genel Başkanımız da daha önce ifade etti, 10 yıl önce de gündeme gelmişti. Ve o zaman konuşulan rakam 7 milyar dolardı. Bu rakamın altına satmak Sayın Erdoğan'a göre vatan hainliğiydi. O zaman da 5,5 milyar dolar teklif edilmişti. Peki bugün kaça satılmak isteniyor biliyor musunuz? 3,5 milyar dolara. Hâlbuki bu köprülerden yıllık 600 milyon dolar gelir geliyor. Yani köprünün neredeyse 5 yıllık gelirine 25 yıllığına özelleştirmek isteniyor. Ve biz biliyoruz ki bu özelleştirilen yerlerde —emsallerinde var— 6-7 kat fazla para alacak vatandaştan. Aslında bu dönem, tıpkı Osmanlı dönemindeki iltizam sisteminin 21. yüzyıl versiyonudur. Osmanlı İmparatorluğu'nu çöküşe götüren neydi? Hazine harcamaları yetmiyordu, düzenli ve etkin bir şekilde vergi toplanamıyordu, maliye çökmüştü, devlet varlığını devam ettirmekte zorlanıyordu ve bir "iltizam sistemi" diye bir sistem vardı, o uygulanıyordu. Neydi bu? Önce paraya sıkışınca Osmanlı vergi gelirlerini mültezime satıyordu, peşin parayı cebe koyuyordu ve vergiyi de mültezim topluyordu.
Aslında bugünün dünyasında işleyen, kâr eden bu köprülerin 25 yıllığına özelleştirilmek istenmesi de tam olarak budur. Bu gidişatın sonu kötü; ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığının elden gitmesidir, sömürgeleşmesidir. Şimdi Sayın Genel Başkanımız da bunun altını çiziyor; biz bu durumu herkese anlatacağız. Tüm Türkiye'de bunu bilenler bilmeyenlere anlatacak ve ne olursa olsun bu satışları, bu peşkeş çekilmeyi ülkenin siyasi ve ekonomik geleceği açısından önleyeceğiz. Önlemek zorundayız. Biz bunun için her türlü eylemi, protestoyu da yapacağız.
"MAKYAJLI RAKAMLAR VE HALKIN GERÇEK ENFLASYONU"
Değerli arkadaşlar bakın, ülkedeki enflasyon rakamları sürekli makyajlanıyor. TÜİK'in açıkladığı rakamlar sürekli makyajlanmış rakamlar. Şimdi Ramazan ayındayız. Paylaşmanın, dayanışmanın ve bereketin ayı olan Ramazan'da sahuruna, iftarına alışveriş yapacak vatandaşımız; geçtiğimiz yıl olan temel Ramazan kolisini bu yıl 2.415 liraya alır hale geldi. Bu ne demek? Yüzde 50'lik bir artış demek. İşte gerçek enflasyon rakamı burada. Yani yüzde 30 şeklinde açıklanıyor ama orada kullanılan ürünler aynı ürünler. Bu ortalama bir ailenin temel gıdası; aynı çay, aynı yağ, aynı malzeme ve aradaki fiyat farkı yüzde 50. Dolayısıyla gerçek rakamları makyajlayarak bu ülkedeki dar gelirlinin, yoksulluğun geçim sıkıntısına çare bulamazsınız.
"İŞSİZLİKTE GERÇEK TABLO: ÂTIL İŞ GÜCÜ YÜZDE 29"
Bakın yine işsizlik rakamları... TÜİK açıklıyor: yüzde 8,2. Yani buna Türkiye şartlarını bilen hiç kimse inanmaz. Çünkü burada kullanılan rakam, "TÜİK 2025 4. çeyrek Ekim-Aralık verilerine göre" diyor; işsizlik oranı 8.2, işsiz sayısı da 2 milyon 913 bin kişi. Peki aynı dönemde âtıl iş gücü oranı ne gösteriyor? Yüzde 29. Bu ne demek? Bakın, bir kişinin resmi olarak işsiz sayılması için aktif son 4 haftada iş araması gerekir. Hâlbuki Türkiye'de çoğu insan iş bulma umudunu kaybetmiştir ve "nasıl olsa iş bulamam" diye vatandaş iş aramayı bırakmıştır. "Ev genci" diye tabir niye çıktı bu ülkede? Çünkü ne istihdamda ne üniversitede ne eğitimde olan milyonlarca genç evde oturuyor. Güvencesiz, yarı zamanlı çalışıyor. Vatandaş mevsimlik, sezonluk işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla gerçek rakam yüzde 29'dur, bu da 11 milyon 834 bin yapmaktadır. DİSK-AR'ın geniş tanımlı işsizlik sayısında bu tespit edilmiştir. Tabii bunların içerisinde canını yok sayarak, tehlikeye atarak motokurye olarak çalışanlar var, yarı zamanlı mevsimlik işçiler var. Yani iktidar, buzdağının görünen kısmından bir başarı hikâyesi anlatmak istemektedir. Hâlbuki gerçek rakamlar bizim ifade ettiğimiz gibidir. Ve burada şunun da altını çizelim: Bakın, bir ülkenin gelişmişliğini gösteren rakamlardan biri o ülkedeki kadın-erkek eşitliğidir. Bizde kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 36'dır. Yani işsizliğin böylesine yüksek olduğu bir dönemde, bir de kadınların iş gücüne katılımının oldukça düşük olduğunu ifade edelim. O nedenle bu ülke gerekli gelişmeyi gösterememektedir.
"SANAYİ ALARM VERİYOR: ÜRETİM VİZYONU ŞART"
Değerli arkadaşlar, burada tabii istihdamın niteliği de önemli, bunu da ifade edelim. Bakın, istihdamın yüzde 60'ı hizmet sektöründe Türkiye'de. Burada sanayinin payı yüzde 20, tarımın payı ise yüzde 14'tür. Şimdi siz üretime değil de ranta dayalı, çalışanı değil de işvereni önceleyen bir ekonomik sistem kurarsanız rakamlar böyle ortaya çıkar. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki; üretim ve istihdam seferberliğine geçmemiz lazım. Bunun için üretim ekonomisi, stratejik sektörlerde planlı kalkınma, yüksek teknoloji ve yeşil dönüşümün yatırımlarını öne çıkaracağız. KOBİ'lere düşük maliyetli finansman sağlayacağız. İthal ara malına bağımlılığı azaltacağız. Gençlerin ve kadınların istihdamına ise özel bir önem vereceğiz, bu konuda teşvikler vereceğiz.
Bakın, sanayi alarm veriyor. Bu konuda ülkede TÜSİAD bir açıklama yaptığı zaman hemen bir "ideolojik yaklaşım" suçlaması geliyor. Hâlbuki geçtiğimiz günlerde MÜSİAD Başkanı’nın bir açıklaması oldu. Dedi ki MÜSİAD Başkanı: "Türkiye sanayisini kaybediyor, sanayi alarm veriyor." Fabrikalarda 300 kişilik kapasitenin 100 kişiye dönmüş durumda olduğunu, hatların boş kaldığını söylüyor. Rakamlara baktığımızda da ülkede 2016-2021 arasında yıllık ortalama yüzde 5.2 artış söz konusuyken, bugün bu rakam yüzde 2'lere kadar düşmüş durumdadır. Bunun, 2021-2025 dönemi özellikle uygulamaya konulan, dünyada eşi benzeri olmayan, ekonomi literatüründe görülmeyen politika tercihi, faiz indirimleri, dövizlerle oynama sonucunda o güvensizlik ortamında bir düşüş gösterdiğini ve hızla devam ettiğini görüyoruz. Değerli arkadaşlar, bunları "böyle muhalefet abartıyor" diye ifade edemezsiniz. Bugün sizi destekleyen sivil toplum kuruluşları dahi bu eleştirileri getiriyorsa, buradaki rakamlara ve gelecek açısından bunun sonuçlarına kulak kabartmanız lazım. Türkiye'nin ihtiyacı olan, günü kurtaran istatistikler değildir; sanayiyi yeniden büyümenin motoru haline getirecek bir üretim vizyonudur. İhracata dayalı, katma değeri yüksek, teknolojisi yoğun bir sanayi stratejisi olmadan bu ülke ne enflasyonu düşürebilir ne de işsizliği azaltabilir.
"DIŞ POLİTİKADAKİ SAVRULMA: GAZZE'DE İNSANLIK ONURU"
Değerli arkadaşlar, Türkiye olarak biz dış politikada insani yaklaşım, insan haklarına duyarlı yaklaşımı göstermek durumundayız; bize yakışan budur. Gözümüzün önünde Gazze'de on binlerce kadın-çocuk demeden büyük bir katliam yapıldı. Şimdi o katliamın sonucunda Trump tarafından "Barış Kurulu" adı altında bir kurul kuruldu. Adı Barış Kurulu ama aslında niyete baktığınız zaman —ki açıkça bunu Trump ifade etti— orası çok değerli, çok kıymetli; orayı turizm cenneti yapacağını, kumarhanelerle donatacağını açıkça ifade etti ve "Filistinliler başka yerde yaşayacak" dedi. Şimdi böyle bir kurulda; Filistinlilerin bulunmadığı, iradesinin olmadığı, hukukla uzaktan yakından ilgisi olmadığı, meşruiyeti problemli bir kurulda Türkiye'nin ne işi var? Bakın, 20 maddelik Gazze planı karar tasarısı hazırlandı. Şimdi buraya baktığımız zaman Türkiye dışında bazı Arap ülkeleri var, bölgesel aktörler var. Ama Trump'ın peşine takılarak gidenler arasında böyle aklı başında, kurumsal olarak güçlü ve gelişmiş demokrasi geleneği olan bir ülke göremiyoruz. Filistin halkının iradesi masada yok, Filistin halkının temsiliyeti yok. Burada bölgenin yeniden imarı, inşası söz konusuyken orada hak sahiplerinin hakkını savunacak kimse yok. Dolayısıyla biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Filistinlilerin rızası olmadan "yeniden imar" adı altında yerinden etmeyi normalleştiren bu siyasi mühendislik projesinin doğru olmadığını düşünüyoruz. Orada Türkiye olarak bizim —ki Sayın Erdoğan'ın, Sayın Fidan'ın yıllardır Netanyahu hakkında "Gazze kasabı", "soykırımcı" gibi çok ağır ithamlarda bulunduğu bir kimseyle— aynı kurulda, aynı masada, aynı amaç etrafında buluşup faaliyette bulunmasının da uluslararası hukuk açısından ve gelecek açısından büyük problem olduğunu ifade edelim. Bir emlak projesidir o. Orada mazlumun ahı vardır. Bize yakışan, orada ezilen, yok edilmek istenen gariban Filistin halkının yanında durmaktır. Trump'ın Gazze projesi turizm ve kumar projesidir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak Filistin halkının açık ve doğrudan temsiliyeti olmadan hiçbir barışın gerçekleşmeyeceğini, kalıcı olmayacağını ifade edelim. Birleşmiş Milletler'in rolünü kaldıran, uluslararası hukuk normlarını zayıflatan girişimler uzun vadede meşruiyet üretmez.
"DEĞİŞİM HEPİMİZİN ESERİ OLSUN: CUMHURİYET HALK PARTİSİ'NE KATILIN"
Değerli arkadaşlar, kıymetli yurttaşlarımız; bizim bir değişime ihtiyacımız var ve bu değişimin sahibi de sizlersiniz. Bunun için yapılması gerekenleri birlikte yapmamız lazım. Burada şunu söyleyelim: Biz önemli konuların altını çizdik; casusluk iddianamesi dedik, köprü özelleştirmesi dedik, Ramazan kolisinden, emekli ikramiyesinden, sanayide alarmdan bahsettik, Gazze Barış Kurulu'ndan bahsettik. Bunlar birbirinden farklı görünebilir ancak aynı kötü yönetimin sonuçlarıdır esasında. Bunlar sonuçlar... Bu değişimi gerçekleştirebilmek ve yeni başlangıç için sizlere ihtiyacımız var. Buradan bir kez daha çağrı yapalım: Eğer "yeter" diyorsanız, eğer bu ülkedeki yoksulluğun kader olmadığına inanıyorsanız, hukuksuzluğa karşıysanız, bu ülkenin daha iyisini hak ettiğini düşünüyorsanız Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılın. Bizim başlattığımız üye kampanyasıyla bu değişimin bir parçası olma fırsatını sunuyoruz. Bu değişim hepimizin eseri olsun. Nasıl katılırsınız? Cumhuriyet Halk Partisi'nin il, ilçe başkanlıklarına gidin; internetten chp.org.tr adresine girin, online başvuru yapın ve partimizin mobil uygulamasını indirerek üye olabilirsiniz. Unutmayın, her yeni üye karanlıkta açan bir ışıktır. Her yeni üye iktidarın sandıkta alacağı bir darbe demektir. Her yeni üye bu ülkenin yeniden inşasına atılacak bir tuğla olacaktır yeni dönemde. Çeyrek yüzyıldır bu ülkeyi yöneten iktidar tükendi ama bu ülke tükenmiş değil. Bu ülkenin emekçisi tükenmedi, çiftçisi tükenmedi, emeklisi tükenmedi, öğrencisi, genci tükenmedi. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak işte bu tükenmeyenlerle birlikte hep beraber bu ülkeyi yeniden inşa edeceğiz. Kimse izleyici olarak durmasın. Baba ocağınıza gelin. Hep birlikte ülkemiz için büyüyelim. Büyüyelim ki bu millet kazansın, zafer hepimizin olsun. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
"GAZETECİ ALİCAN ULUDAĞ'IN YANINDAYIZ"
Gazeteci Alican Uludağ az önce —sektör sırrı— dün akşam da bunu takip ettik, hatta Genel Başkanımız bir paylaşım da yaptı. Alican Uludağ'ı yıllardır tanırız. Ne yapmış Alican Uludağ? Hırsızlık mı yapmış? Yolsuzluk mı yapmış? Birine küfür mü etmiş? Habercilik yapmış. Bağımsız ve tarafsız habercilik yapmaya çalışmış. Şimdi ülkenin içine düştüğü ve düşürüldüğü bu durumun en önemli sebeplerinden biri ne derseniz; Alican Uludağ gibi gazeteci arkadaşlara yapılan bu zulümdür. Medyanın baskı altına alınmasıdır. Özgürce haber yapamamasıdır. Yani hiçbir ülke yoktur ki o ülkedeki medya baskı altına alınsın, gazeteciler tutuklansın ve o ülke kalkınsın. Biz takip ediyoruz olayı, kendisinin yanındayız ve dayanışma duygularımızı buradan bir kez daha kendilerine gönderelim. Peki, teşekkür ederiz.